Posted on 28 Mart 2009
Abdullah Nihat Yılmaz
Burada bir başkasının yaptığı
araştırmayı sunmayacağım, çünkü olayın büyük bir bölümünün tanığıyım. Eksik
kalanları da süreç içinde araştırdım. Söyleyeceklerim, şimdiye kadar
söylenenlerin ve sözde belgeselcilerin ortaya koyduğuyla taban tabana zıttır.
Bu araştırmayı yapmış olmamın sebebi, öldürülenlerin içinde sadece ağabeyimin
de bulunması değildir. Yapılan katliamı açığa çıkartmak, insanlığın önüne
koymayı bir borç biliyorum.
Kızıldere olayı, Deniz Gezmiş, Yusuf
Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesinin engellenmesi için yapıldığına
indirgenemez. Evet, doğrulardan biri budur ama tamamı değildir. THKP-C’nin
kendi programı ve bu program doğrultusunda yapacağı açılımlar vardı.
25 Kasım 1971 Kartal Maltepe
firarlarından bir buçuk ay kadar önce, Mahir Çayan, Ziya Yılmaz, Ulaş Bardakçı,
Cihan Alptekin ve Ömer Ayna’nın firar edeceğinden haberim vardı. Çünkü
Ankara’daki arkadaşların adına Ziya Yılmaz’la soyadım tuttuğu için
görüşebiliyordum. Hapishane görüşmelerimin sonucunu, İstanbul grubundaki
arkadaşların sözcüsüne de anlatıyordum. Eylem hazır olduğu zaman, yani tünelin
kazılması bittiği zaman içerden çıkanların, hapishane dışından alınarak THKP-C
örgüt evlerine götürülecekti. Bu yapılmadı, çünkü İstanbul’daki arkadaşlar
buluşmayı gerçekleştiremedi. İçeriden çıkanlar kendi güçleriyle, bir kısmı
Beşiktaş’taki Barbaros Parkı’nda sabahlamak suretiyle firar
gerçekleştirilmiştir. Örgüt içindeki ayrışmaya neden olan, bardağı taşıran olay
bununla başladı.
Tartışmalar yoğunlaşıp örgüt ikiye
bölündükten sonra, polis baskınları da yoğunlaştı. Levent ve Kızılelma
sokaklarına yapılan baskınlar, Ulaş Bardakçı’nın öldürülmesi, Ziya Yılmaz ve
arkadaşlarının yaralı olarak yakalanmasına neden oldu. Mahir Çayan’ın Ankara’ya
geçişi ve örgütü toparlayıp yeni eylem hazırlıkları Ankara’da da polis
baskılarını arttırdı. Bu durumda, Mahir ve bir kısım arkadaşlarının Ankara’da
planladıkları yeni eylemler ortaya koymak yerine, zaten bir kısım
arkadaşlarının Fatsa ve Ünye’de bulunması nedeniyle Fatsa’ya geçmelerini
gerektirdi.
Mahir ve arkadaşlarının Fatsa’ya geçişi
duyulur duyulmaz baskın ve tutuklamalar yoğunlaştı, Mahir ve arkadaşları örgüt
eliyle Ünye’ye aktarıldı.
Firarlardan sonraki temel amaç, örgütü
toparlamak ve devam ettirmek olduğu için, zaten daha baştan hedef olarak
bilinen Ünye Radar Üssü’ne eylem koyma hazırlıkları beraberinde geldi. Benim
tanık olduğum, örgütün beni Fatsa’ya çağırması genel anlamda firarilerin
saklanması, toparlanma gerçekleştikten sonra yeni eylemlerin yürürlüğe konacak
olmasıydı. Bu nedenle Fatsa-Ünye’den alın da, Kastamonu’ya kadar birçok
saklanacak yeni alanlar aradık, en son bulabildiğimiz Ahmet Atasoy’un, Yüncü
Hasan vasıtasıyla adını öğrendiği Kızıldere Köyü oldu. Kızıldere’ye ben, Ahmet
Atasoy ve Yüncü Hasan birlikte gittik. Köyün muhtarı olan Emrullah Aslan’la
oturup, dört arkadaşın kendi evinde bir ya da bir buçuk ay kadar saklanması
için anlaştık. Bu dönem içinde yapılacak masraflar için, o zamanın parasıyla
binbeşyüz lira ödedik. Yaklaşık bir buçuk ay sonra, firari dört arkadaşı oradan
alıp Sivas istikametine götürecek, oradan da Karadeniz’in dağlık bölgelerine
çıkılacaktı. Muhtar Emrullah ile anlaşmamızda rehineler konusu hiç geçmedi. Bu
konuda bilgisi yoktu.
Fatsa basıldı. Ünye’nin de basılması
kaçınılmaz görünüyordu. Fatsa ve Ünye köylerinde saklanacak yerler bilinen
yerlerdi, yenisi bulunamamıştı. Radar Üssü’ne eylem koymak kaçınılmaz hale
geldiği zaman, sadece gidilebilecek, benim ve Ahmet’in üzerinde anlaştığı
Kızıldere köyü kalmıştı.
Mahirler Radar Üssü’ne eylem
koyduğunda, taleplerini içeren mektupları ki mektupların içeriğinin başında
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarının durdurulması, tutuklu
devrimcilerin serbest bırakılması, işkencelere son verilmesi konulmuş. Eylem
konmadan önce de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının kurtarılması planlanmıştı.
Rehineler, Radar Üssü’ne ait bir araçla
Niksar üzerinden Kızıldere’ye götürülürken, Niksar-Tokat yolunun Kızıldere
sapağında indirilmiş ve aracın Tokat yönü istikametinde gitmesi öngörülmüş.
Yeni Kanıtlar
Kızıldere ile ilişkin konferans
vermedeki amacım şunlardır. Bir, olay bir ihbar sonucu ortaya çıkmış değildir.
İki, olayda teslim olmama direnci var, fakat karşılıklı bir çatışma yoktur.
Kızıldere olayı tek kelimeyle bir katliamdır. Çünkü gerek mahkeme safhasında,
gerekse mahkeme öncesi hükümet açıklamalarında ‘bir ihbar sonucu öğrenilmiş
olan rehine kaçırma olayı ve çatışma sonucu ölümlerin gerçekleştiği’ ifade
edilmişti. Benimle, 1980’li yıllarında yapılan bir röportajda, bunun böyle
olamayacağını söylemem, gerek mahkemede ifade verip ‘biz, rehineleri yarım saat
önce öldürdük, ondan sonra bize asker ateş açtı‘ diyenleri ve diğer resmi
ilgilileri öfkelendirdi. Oysa hem eylem öncesi Ertan Saruhan’la Ahmet Atasoy’un
bana ‘Efraim Elrom’u örgütümüzün kaçırıp öldürmesinin kamuoyunda tepki görmesi
yüzünden, bir daha rehine öldürme yönüne gitmeyeceklerini’ ısrarla anlatmaları
ve hem de olayın oluş biçimi, rehinelerin devrimci arkadaşlarımız tarafından
öldürüldüğünü doğrulamıyor. Devlet, Kızıldere Olayı’na bir çatışma süsü verip,
katliam olayının üstünü örtmek istemiştir. Oysa olayda çatışma yok, tek taraflı
asker atışıyla katliam vardır.
Olayın gerçeği şudur: rehinelerin
kaçırıldığı Ünye’deki Amerikan Radar Üssü’ne ait aracın Tokat yolunda
bulunması, derhal araştırmaların da o bölgeye çekilmesine neden olmuştur.
Ardından benzini biten aracı Tokat yoluna bırakıp, Kızıldere’ye yönelen arkadaşların,
yoldaki köylülerden yiyecek istemeleri, Yüncü Hasan’ın Niksar’da yakalanması ve
rehinelerin Kızıldere köyünün ağıllarında bulunabileceğini söylemesi, muhtar
Emrullah Aslan’ın Almus’tan at yüküyle çokça yiyecek getirmesi rehinelerin
adresini deşifre etmeye yetmiştir. Burada ihbar olayı yoktur.
Kızıldere’deki sığınılan ev bulunup
asker tarafından çepeçevre sarıldıktan sonra, askerlerle THKP-C lideri Mahir
Çayan arasında, karşılıklı tartışma başlamıştır. Mahir binanın çatısında açtığı
delikten çıplak sesle, askerin sözcüsü komutan da megafonla konuşmuşlardır.
Askerin ‘teslim ol!‘ çağırısına mahir ‘hayır teslim olmayız, isteklerimiz
yerine getirildikten sonra konuşabiliriz‘ demiştir. Bu pazarlık sabahtan akşama
kadar sürmüştür.
Olayın bundan sonrası, yeni edindiğim
tanıklar ve belgelerle de ispat edeceğim biçimde cereyan etmiştir. Bir kere,
devrimcilerin ellerinde bulunan silahları -mahkeme zabıtlarında da var olan-
bir sten, bir kısa namlulu tüfek, bir uzun şarjörlü tabanca ve iki sıradan
tabancadan ibarettir. Bunlar, karşılarındaki tam donanımlı birlikler hesaba
katıldığında silah dahi sayılmazlar. Tünel kazıp kaçmaları ise, ahırda bulunan
bir kulaklı kazma, bir kürek, bir de sapı kırık çapa ile binlerce yılda bile
mümkün olamaz. Üstelik iki günlük yemek ile bir gün yetecek kadar suları
kalmıştır.
Subayların bulundukları harman yerinde,
aralarındaki değerlendirme şudur. Sığınılan evin çevresi boşaltılır, geniş bir
tampon bölge yaratılır ve çepeçevre sarılmış haliyle beklenir. Zaten, askerler
açısından yapılması gerekli olan da budur. Oysa olan bu değil. Akşamüstü
Kızıldere Köyü’nün yakınındaki tepeye, devrin İçişleri Bakanı Ferit Kubat
helikopterle geliyor, komutan Tuğgeneral Vehbi Parlar’la görüşüyor, Almus’a
geri dönüyor ve kısa süre sonra yeniden, helikopteriyle Kızıldere’ye geliyor.
İşte, askerlerin de, komutanın da davranışları bu ikinci görüşmeden sonra
değişiyor. O andan itibaren komutan, megafonla Mahir Çayan’a yarım saat süre
tanıyarak ‘ya teslim olursunuz ya da ateş açtıracağım’ der.
Ancak, bu yarım saatlik süre başlarken,
o sırada damın ikinci bir yerinde görülmekte olan Mahir Çayan, köyün iç
kısmından, uzun namlulu bir silahla başından tek kurşunla öldürülür.
Arkasından, yarım saatlik sürenin ilk onbeş dakikasında; önce, köyün yakınlarındaki
bir mevziden aşırtma silahlarla ateş açılıyor, fakat her iki mermi de hedefine
değil başka bir evin çatısına isabet ediyor. Bu yüzden, roketatarlar yürürlüğe
konuyor ve rehinelerin de içinde bulunduğu ev, ön cephedeki geniş kapı
girişiyle yan pencerelerden yaylım ateşine tutuluyor. Mahir’in tek kurşunla
öldürülmesinden, askerin başlattığı yaylım ateşine kadar herhangi bir başka
silah sesi duyulmamıştır. Yani, rehineleri devrimcilerin öldürmüş olmaları
mümkün değildir. Yaylım ateşinin bitişinin hemen ardından, dört beş asker
camlardan içeri el bombaları atıyor, sonrasında evin içinden, üstü çıplak bir
şekilde Saffet Alp ‘ silahım yok beni öldürmeyin’ diyerek dışarıya yöneliyor,
ama derhal askerler tarafından ateş edilerek öldürülüyor. Bunun da sonrasında,
dört sivil giyimli, ellerindeki tabancalarla içeri girip, içeride sağ ya da ölü
herkesi tek tek kurşunluyorlar. Örneğin, ağabeyim Nihat Yılmaz, sadece kafasına
sıkılan tek kurşunla öldürülmüştür. Hemen sonra, ‘içeridekiler öldürüldü,
operasyon bitmiştir’ diye bir bağırtı duyuluyor ve çevredeki tüm operasyona
katılanlar eve üşüşüyor. Bu sırada komutan tuğgeneral, olayı başından sonuna
kadar yanlarında izleyen traktör şoförüne ‘ölülerin Niksar’a taşınması’ emrini
veriyor. Ancak, traktör şoförü görevi reddedince, köyden tedarik edilen
kağnılarla köyün alt başına kadar taşınıyor. Ve oradan da Niksar’a götürülüyor.
Ölülerin, vuruldukları yerlerde
otopsisi yaptırılmamıştır. Mahkemeye gelen Niksar savcısının raporu,
‘rehinelerin diğerlerinden yarım saat önce öldürüldüğünü’ söylüyordu. Oysa ne
savcı Kızıldere’ye çıkmıştır ne de o sırada Niksar’da görevli olan iki doktorun
hiçbirisi böyle bir rapor tutmuştur. Ayrıca, bir yaylım ateşi sırasında ölen üç
rehinenin yarım saat önce öldüklerinin tespitinin tıbben mümkün olmadığını da
söyleyelim. Bu ölen rehinelerin İngiliz sahipleri tarafından da sorgulanmış,
‘ölülerimizin, öldükleri yerde otopsilerinin yapılması gerekirdi’ demişlerdir.
Zaten, bizim yasalarımızda da geçerli olan yöntem budur.
Yaylım ateşinden 24 saat kadar sonra
samanlıkta yakalanan Ertuğrul Kürkçü, mahkemesindeki ifadesinde ve sonraki
açıklamalarında ‘Mahir vurulduğunda ben onun altında bir yerdeydim. Kanı üstüme
döküldü ve ben aşağı doğru kayarak samanlıkta saklandım’ diyor. Ayrıca ‘bize
askerin ateş açmasından yarım saat önce, biz rehineleri öldürdük, sonra da
askerler bizimkileri öldürmüşler‘ demektedir. Oysa kendisinin bu esnada
bulunduğu yer, evin arkasında; elinde stenle nöbette olduğu ve yine oradan evle
geçiş bağlantısı olmayan samanlığa geçtiği biliniyor. Kısaca, Ertuğrul,
Mahir’in vurulduğu yer olan çatıda değildi. Mahir’in kanının üstüne akması da
mümkün değildir. Benim burada açığa çıkartmak istediğim şey çok açıktır. Devlet
bir katliam yapmıştır ve onu uyduruk belge ve yanlış tanıklarla 34 yıldır
örtmeye çalışmaktadır. Sanki çatışma olmuş da, karşılıklı ölümler yaşanmış
gibi. Güya, arkadaşlarımız rehineleri öldürmüş, askeri birlikler de
devrimcileri öldürmek zorunda kalmış. Böyle ucuzluk yok!
Katliamı, ülke içinde ve dışında, her
yerde, hukuk yolundan kovalayacağız.
Yer: Türk Eğitim Birliği (TEB), 2
Newington Green Road, London N1 4RX.
Tarih: 7 Ocak 2007 pazar, saat 13.30 –
15.00 arası.
Araştırmacı gazeteci, yazar Abdullah
Nihat Yılmaz’ın ‘Kızıldere olayı’ araştırması konulu konferansında muharrem
aslan tarafından tutulan notlar.
Londra, 07 Ocak 2007